Güncelleme: 16:22 TSİ 25 Ağustos 2014 Pazartesi
Haber detayı
Facebook'ta Paylaş

Pamak: Kur'ani İnkılapla İslami adalet sistemine ulaşılır

Radyo Denge, İLKAV Başkanı Mehmet Pamak'la, Siyonist terör devletinin Gazze'ye yönelik alçakça saldırısı ve gerçekleştirdiği vahşi katliam vesilesiyle, hem bu konu hem de tüm İslam coğrafyasında yaşanan işgal, despotizm, zulüm ve katliamlar ile aynı anda yaşanan değişim ve dönüşüm süreçleri üzerine Ramazan ayı sonunda bir söyleşi gerçekleştirdi.
Pamak: Kur'ani İnkılapla İslami adalet sistemine ulaşılır
YERYÜZÜ HABER
Güncelleme: 16:22 TSİ 25 Ağustos 2014 Pazartesi

2. Bölüm:

Emperyalistlerin Daha Güçlü Olması ve Müslümanların İlahi Yardımı Hak Etmeyen Yanlış Yöntemlere Yönelmesi Yenilgiye Yol Açtı

Bölgede bu kaos ortamının oluşmasına ve IŞİD gibi örgütlerin böylesine güçlenip harekete geçmesine ve İsrail'in bu kadar azgınlaşmasına yol açan sebeplerden birisinin de "Arap Baharı" olarak nitelenen halk ayaklanmaları sürecinin "başarısız"lıkla sonuçlanması olduğu söyleniyor. Önce bu konuda ne dersiniz?

Haklı sebeplere dayalı Arap halk ayaklanmaları, kendi haline bırakılmayıp dış güçlerin emirlerindeki (ordu, yargı, medya, seküler kesimler vb) yerli enstrümanları kullanarak müdahale etmeleri sebebiyle beklenen sonuca ulaşamadı. Sistemi değiştirmeye yönelik olarak tevhidi istikamette toplumsal dönüşümü sağlamadan, sistem içi hükümete talip olmak, yahut da şartlar oluşmadan, Müslümanların birliği, otoritesi, gücü, savaşçı kadrosu ve silah ihtiyacı temin edilmeden, üstelik karşıdaki küfür gücünün imkanları ve arkasındaki emperyalist devletlerin desteği hesaba katılmadan silahlı mücadeleye girilmesi sonucunda bugünkü yaşanan mağlubiyet Müslümanları kuşatmıştır. Çünkü ya beşeri düzlemdeki bir mücadelede kafirlere denk bir güce ve örgütlülüğe sahip olacaksınız ki galip gelebilesiniz, ya da Nebevi yönteme uygun bir mücadeleyle ilahi yardımı hak edeceksiniz ki, gücünüz yetersiz de olsa galip gelme imkanınız olsun. Maalesef Müslümanlar İslami olmayan yöntemlerle aceleyle hareket etmeye yönlendirilmişler ve sonuçta da bugün yaşanan kaos oluşmuştur.

İşte bu sebeplerle, halkların kaderleri üzerinde söz sahibi olmaları, serbest iradeleriyle yönetimlerini belirlemeleri, vahşet olarak nitelenebilecek müdahalelerle engellendi. Daha önce de ifade ettiğim üzere, böylece emperyalist ve Siyonist projelerin rahatça uygulamaya sokulabileceği, bölge halklarıyla kolayca oynayabilecekleri kaos ortamı oluşturuldu. Siyonist terör devletini endişelendiren Suriye ve Mısır'da ihvan'ın ya da halkın iradesiyle belirlenen yönetimlerin söz sahibi olması engellendi. Bu iki ülkede halkın söz sahibi olması, kim yönetime gelirse gelsin sonuçta halka dayanacağı için, halkın razı olmayacağı politikalar

güdemeyeceğinden her halükârda İsrail'in aleyhinde politikalara yol açacaktı. İşte bu sebeple, halkın söz sahibi olacağı bir vasatın ortaya çıkması dış müdahaleyle engellendi.

Hele bir de Suriye ve Irak'ta "Müslüman" halk kesimleri arasına sokulan gerginlikle ve bu bağlamda İran-Hizip ittifakının katil Esed'i desteklemeleriyle mezhepçilik çatışmasının zemininin hazırlanması bölgedeki güvensizliği ve gerginliği arttırdı. Ayrıca buna ilaveten IŞİD gibilerin ölçü tanımayan kör şiddet uygulamalarıyla da güvensizlik ortamını daha da azdıracak fitne tohumlarının ekilmesiyle oluşan kaos emperyalistlerin ve Siyonistlerin daha da rahat hareket etmelerinin önünü iyice açmış oldu. Suriye ve Mısır halk ayaklanmalarının ilk döneminde, bölge ülkelerinin bir kısmının doğulu bir kısmının da batılı emperyalistlerin safında yer almaları sebebiyle özgün yerli politikalarla bölge halklarının değişim arayışlarının doğal seyrini takip etmesinin önünü açmak sorumluluklarını yerine getirememeleri de bölgedeki halk ayaklanmalarının başarısızlığını kolaylaştırıcı bir diğer önemli etken oldu.

Bölgede olaylar öyle yönlendirildi ki, neredeyse bölgemizdeki tüm gelişmeler İsrail’in ve arkasındaki emperyalist devletlerin arzu ettiği şekilde gerçekleşmekte, sonuçta İsrail’in işine yaramaktadır. Irak’ın ve Suriye’nin etnik ve mezhebi açıdan parçalanması; Müslüman halkların, farklı kesimlerin ve bölgedeki farklı silahlı grupların birbirine düşmesi; sonuçta İsrail’e yönelebilecek tehdit potansiyelinin birbirini yok etmesini sağladı. Mısır’da askeri darbe olması ve İsrail yanlısı bir idarenin gelmesi, tüm bölgede farklı silahlı grupların hem egemen yönetimlerle, hem de birbirleriyle silahlı çatışmaya girmesi de aynı sonuca hizmet etti. Diğer taraftan İslam imajının kirlenmesine yol açan ve İslam düşmanlarının kolaylıkla kullanabilecekleri kör şiddet malzemelerini bolca üreten örgütlerin bölgede egemen olmaya başlaması, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin en büyük tehdit olarak İsrail’i değil İran’ı ve Şiiliği görmesi, İran'ın ve uzantısı olan Hizbin de İsrail yerine en büyük tehdit ve düşman olarak Suriye ve Irak'taki adalet isteyen muhalif Müslümanları görmeleri ve nihayet Libya’da karmaşık bir iç savaşın hâlâ sürüyor olması gibi gelişmeler bölgedeki kaosu arttırıcı ve İsrail'i rahatlatıcı sonuçlar doğurdu.

Nebevi Yöntemle İslami, Kur'ani Bir İnkılap Yaşanmadan Kurtuluşa, İzzete ve İslami Adalet Sistemine Ulaşılamaz

İkinci olarak da, "Arap Baharı"nın bu kadar aleyhte sonuçlanması, bölge Müslüman halklarının bu değişim sürecindeki rolünün çok belirleyici olmadığı gibi söylentilere de yol açtı. Bu değişim sürecinde Batılı emperyalist ülkelerin süreci istedikleri istikamete kolayca yönlendirdikleri gibi çıkarımları nasıl değerlendirirsiniz ?

Tabii ki, daha önce de belirttiğim üzere bölge halkları haklı bir öfke birikiminin patlaması sonucu yine haklı sebeplerle ayaklanmışlardı. Ama bölgedeki hakimiyet, güç ve örgütlülük bakımından emperyalistler daha imkanlıydılar. Bölgedeki despot yönetimlere hizmet eden ordu, polis, istihbarat, yargı, bürokrasi, ekonomik güç ve medya tamamen batılı emperyalist demokrasilerin emrindeydi. Bu güçlere karşı sistem içinde hükümet olabilmek ve orada kalabilmek için en az onlar kadar imkana sahip olmak gerekirdi. Bu güç ise Müslümanlarda yoktu, halk bile yeteri kadar İslamileşebilmiş ve bu güçlere karşı galebe çalabilecek konuma gelmiş değildi. Bu sebeple, Müslüman halkların, henüz İslami toplumu inşa edecek Kur'ani bir inkılabı yaşamadan, cahiliye toplumu ve egemen batıl sistem devam ederken sistem içi hükümetlere talip olmaları Nebevi yönteme aykırılık yanında, bu büyük kuşatma altında sistem içinde iktidar olmalarına asla izin verilmeyeceği gerçeği bakımından da yanlıştı.
Böyle büyük bir kuşatmayla egemen olanlar ve tevhidi bilinçten uzak toplumu istedikleri istikamete yönlendirecek güce sahip bulunanlar, halkın iradesinin tecellisine izin vermezler ve vermediler. Henüz örgütlü bir tevhidi davet, eğitim ve şahidlik mücadelesiyle İslami toplumu inşa eden bir toplumsal dönüşüm ve inkılap yaşanmamıştı. Yani Nebevi yöntemde ısrar ederek Allah'ın yardımına müstahak hal tam kazanılmadan sistem içi hükümet arayışı, ilahi yardımın devreye girmediği beşeri planda bir iktidar olma çabasıydı ve bu sebeple de beşeri anlamda daha güçlü olan batılı güçler ve uşakları tarafından kolayca engellenebildi. Suriye ve Mısır'da Müslüman halkların iradesinin yönetimleri belirlemesi engellenince, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen gibi ülkelerde de halka göz açtırmayan baskılar kurulunca, Batılı emperyalist devletler ve bölgedeki bu işbirlikçi yönetimler eliyle İsrail'e büyük destek verilmiş ve daha azgın, daha saldırgan olmasının önü iyice açılmış oldu.

On yıllardır devam eden bölgedeki gelişmelerden ve son halk ayaklanmaları sürecinde maniple edilenlerden anlaşılan odur ki, bölge halkları içinde yaşanan İslami uyanışın tevhidi istikameti koruyarak gelişmesi ve Nebevi yöntemi takip ederek Allah'ın razı olacağı hedefe yönelmesi engellenmek, ya istikametini bozarak ve yozlaşarak batıla bulaşması ya da insanların nefretini kazanacak şekilde kör şiddete doğru sapması temin edilmek isteniyor. Bu amaçla İslami diriliş öbekleri, birincisi batıl sistem içi demokratik siyaset, ikincisi ise kör şiddeti "cihad" sanan Nebevi yönteme aykırı silahlı mücadele yöntemi olan iki uca doğru itiliyorlar. Böylece hem insanlığın uyanışına vesile olacak bir örneğin bölgede ortaya çıkıp modelleşmesi engellenmek, hem de oluşan İslami birikim bu iki uçta toplanarak; ya batıl sistem içi siyasetin ya da kör şiddete dayalı kaosun içine çekilerek yozlaştırılmak ve insanlık için özlenen bir sahici alternatif olmaktan çıkarılmak isteniyor.

Seküler küresel sistem ve bölgedeki işbirlikçileri olan despot rejimler, insanın fıtratına uygun düşmeyen heva ve zanla üretilmiş sapkın değerler sistemini dayatarak, zihinleri bu sapkın kavram, değer ve ölçülerle işgal ederek insanın fıtratına uygun düşünmesini engelliyorlar. Allah'ın (c), arasının kesilmemesini istediği iki şeyin (Bakara 27) arası kesilerek, fıtratla vahyin buluşması engellenerek ve böyle bir buluşma sonucu yeryüzünde halifelik misyonunu yerine getirecek İslami şahsiyetlerin inşası ve bunların öncülüğünde İslami toplumun ortaya çıkması önlenmiş oluyor. Böyle olunca da insanın fıtratının korunup gelişmesi ve hakikati fark edip gereğince davranması, zulme, sömürüye ve katliamlara karşı çıkarak adaleti sağlaması engellenmiş oluyor. Sonuçta da bu emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri bölgede biriktirdikleri güçle bölgenin siyasi yönetimlerini ve bu yönetimlerde görev alacak siyasi kadroların belirlenme süreçlerini istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar.

Bu hali ıslah etmenin yolu, ısrarla Nebevi yöntemi takip etmektir. Bu yolun gereği olarak yapılması gereken ilk ve sürekli iş ise, bölgedeki halkların müntesibi olan fıtratları vahiyle buluşturacak davet, eğitim ve vahye şahidlik çabalarına yoğunlaşarak, Kur'ani bir inkılap yaşayarak İslami şahsiyetleri ve İslami toplumu inşa etmeyi hedeflemek ve bu hedeften hiçbir sebep ya da maslahatla asla vazgeçmemek, her şartta istikameti ısrarla korumaktır.

Peki bu istikamette bir gelecek umudu taşıyor musunuz?

Tabii ki, en kötü şartlarda bile umutlu olmak ve ölüm gelene kadar da Allah'ı razı edecek ameller üreterek hayatımızı ibadet kılma çabamızı sürdürmek ve inşallah sonuçta da O'nun rızasını kazanmak umuduyla yaşamak imanımızın gereğidir. Ama maalesef yaşanan imtihanda bahsettiğim tevhidi mücadele stratejisini takip edenler giderek çok azalmış bulunmaktadır. Bu tevhidi duruşu ve mücadeleyi sürdürmek yerine bahsettiğim iki uca savrulmalar giderek yaygınlaşıyor. Ülkemizdeki ve bölgemizdeki İslami uyanış öbeklerinin çoğunluğu sistem içi demokratik siyasete eklemlenirken, daha az olan kısmı da tekfirci kör şiddete doğru kayarak, iki uca kaymayı yönlendiren emperyalist beklentiye olumlu cevap veriyor, bu maniple edilmiş, provoke edilmiş sona doğru hızla koşuyorlar. Vasattaki tevhidi uyanışın oluşturduğu birikim ise, zaman zaman provoke edilerek ya da değişik yöntemlerle yönlendirilerek ve önleri açılıp teşvik edilerek yahut da öncülerinin aceleciliği, kısa zamanda sonuç almak isteğiyle bu iki uca doğru savruluyor. Yıllarca süren çabalarla sağlanan bu birikim, kimi kazanımlar, görece özgürlükler elde etmek, bir an önce iktidar nimetlerine ya da güce kavuşmak pragmatizmiyle yaşanan iki uca doğru savrulmalar sonucunda kolayca harcanıyor, bir türlü istikameti koruyarak gelişemiyor ve alternatif bağımsız bir yapı oluşturamıyor. İşte bu sebeple de, ümmet tevhidi niteliğini kazanamıyor, birliğe, dirliğe, izzete kavuşamıyor. Sonuçta da, işgalcilere, despotlara ve emperyalist güçlere karşı, Allah'ın yardımını hak edip galebe çalacak bir konuma bir türlü gelemiyor.

Halbuki, bildiğimiz üzere Resulullah (s), çok daha zor şartlarda ve çok daha az mü'minle birlikte "festakim kema umirte" (Hud 112) emrine itaatle istikameti korumaktaki dirayetiyle, tevhidi mücadele stratejisini takipteki ilkeli ve tavizsiz duruşuyla, devlet başkanlığı bile teklif edildiği halde sistem içi siyasete prim vermeyen, bir takım kazanımlar ve maslahatlar üretip sistem içi siyasete destekçi olmayı "zalimlere meyletmek" (Hud 113) olarak değerlendiren tutumuyla, uzlaşmayı, müdahaneyi reddeden (Kalem8-9) onurlu bir duruş ve hepimizi bağlayan örneklik oluşturmuştu. "Yaratmanın da emretmenin de Allah'a ait olduğu" (Araf 54) ve bu sebeple de "tagutlardan içtinap etmek" (Nahl 36) "Allah'ın şeriatıyla hükmetmek" (Casiye 18) sorumluluğunu esas aldı, bu hedefe kilitlendi. İstikrarlı ve ısrarlı bir adanmışlıkla davet, eğitim ve şahidlikle İslami şahsiyet ve cemaati inşa mücadelesini sürdürdü. Bu süreçte ne silahlı mücadeleye başvurdu, ne de bir takım kazanımlar adına batıl sistem içinde yönetime gelmeye, sistem içi siyasete eklemlenmeye savruldu. Tam tersine büyük zulüm, işkence ve ekonomik-sosyal boykota katlanma ve az sayıda müminden bir kısmını şehid verme pahasına asla tavize yanaşmadı, İslami olmayan iki uca mesafeli durarak vasat tevhidi çizgiyi takip etti. Ne bir avuç mü'min kardeşini işkence, zulüm ve öldürülmekten koruma maslahatını güderek ayağına gelen devlet başkanı teklifini kabul etti. Ne de kardeşlerine zulmedenlere, onları işkenceyle şehid edenlere karşı silaha sarılıp savaşa başvurdu. Sabırla ve merhametle kendilerine zulmedenlerin bile hidayetlerine, tevhidi mesajı daha çok insanlara ulaştırıp kurtuluşlarına vesile olmaya ve toplumu vahiyle inşa edip Kur'ani bir inkılabı gerçekleştirmeye ve ancak bu sosyal-toplumsal değişim sonucunda da İslam'ın adalet sistemine ulaşmaya çalıştı. Sonuçta da ilahi yardımı hak ederek yaklaşık 13 yıl sonra İslam'ın iktidarı olan Medine'ye ulaştı.

Bizler ise onlarca yıl geçtiği halde bir türlü Kur'an ve tevhid eksenli bir bağımsız İslami kimlikli yapıyı bile oluşturamıyoruz. Sadece 12 yıllık AKP dönemi bu tür bir oluşumu ortaya çıkarmak için önemli imkanlar sunduğu halde, bu imkanlar bile ilkeli biçimde kullanılamamış, tam tersine bu imkanların karşılığında sistem içi siyasete meyleden yaygın savrulmalar yaşanmıştır. Bu görece özgür ortam kullanılarak sistemden bağımsız İslami kimlikli bir yapıyı ortaya çıkaracak yerde, bu tevhidi mücadele stratejisi bırakılarak sistem içi siyasete savrulmuşlardır. Sistem içi kazanımların çok önemsenmesi sonucu, onları arttırmak ve korumak refleksiyle batıl sistem içi siyasete eklemlenildiği için on yıllara sari tevhidi uyanış süreci birikimi de bu süreçte heba edilmiştir. Toplumu vahyin ölçüleriyle dönüştürüp tevhidi istikamette bir inkılapla yeniden inşa etme sorumluluğunu taşıyanlar, davetin muhatabı olan topluma ve onun sistem içi tercihlerine doğru savrularak, onlara benzeyerek, hem bu örnekliklerini ve davetçi sorumluluklarını zaafa uğratmış, hem de 30 yıllık birikimi son beş yılda harcamışlardır. 

Sonuçta bu 12 yıllık AKP döneminde ve özellikle de son 5 yılda büyük ve yaygın bir çözülme ve çürüme yaşamıştır. Bunu yapanlar meydanlara çıkıp İsrail aleyhine "kahrolsun" sloganları atarak ya da Filistin halkını destekleyen açıklamalar yapmakla Filistin ve Mescid-i Aksa'nın kurtulacağını zannederek kendilerini aldatıyorlar. Kur'ani inkılabı ve tevhidi mücadeleyi erteleyip sistem içi siyasetlere eklemlendikleri sürece Filistin'in kurtuluşunu da, kendi kurtuluşlarını da en az o kadar bir süre ertelediklerini bilmiyorlar. Bu kesimler, liberal ve laik Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetinin, özellikle de malum cemaatle ortaklığı bittikten sonraki süreçte İslami söylemlerini arttırmasını, İslami şiarları, motifleri laik siyaseti için daha fazla kullanmasını çok önemsiyor ve bu halden çok etkileniyorlar. Halbuki İslam'ın laiklikle bağdaştığını söyleyenlerin, ekonomiyi dinden soyutlamaya kalkanların İslami bir söylem kullanmaları ve böylece toplumun İslami anlayışını tahrif etme rolü oynamaları Müslümanları rahatsız etmeliydi. Ama maalesef bu hal Müslümanların çoğunu ziyadesiyle memnun etmekte ve ona eklemlenmelerini arttırmaktadır. Çok üzücü de olsa vakıa budur ve 30 yıllık birikimin sistem içinde erimesi böylece sağlanmıştır. Bu sebeple şimdi artık yeni bir başlangıç yapmak gerekmektedir.

AKP'nin bu kesimleri en çok memnun eden bir başka yanı da İsrail'e karşı sert çıkışlar yapması ve Filistin direnişini destekleyen politikasıdır. Evet diğer bölge yönetimlerine göre AKP hükümetinin ve Erdoğan'ın bu tavrı bariz bir farklılık taşımakta ve haklı olarak da daha onurlu bir duruş olarak algılanmaktadır. Sonuçta da bu durum tevhidi uyanış süreci öbeklerinin AKP politikalarına ve onun üzerinden sistem içi siyasete eklemlenmelerini arttırıcı bir başka unsur olarak öne çıkmaktadır. Ancak AKP'nin bu sert söylemlerinin iki riskini de görmek gerekmektedir: Birincisi bu tür söylemler geniş İslami kesimlerin sistem içi siyasete savrulmalarını sağlamakta, ikinci olarak da bu sert çıkışlar çoğunlukla sözde bırakılıp İsrail'in daha da azgınlaşmasına dolaylı olarak katkı sunmaktadır.

Türkiye Hükümetinin Sert Tepkilerini Sözde Bırakması, Siyonist Terör Devletinin Daha da Şımarıp Azgınlaşmasına Sebep Oldu

Daha önce de, Türkiye'nin İsrail'e sert çıkışlarının sözde kalması ve pratikte İsrail'le ilişkilerini ve hatta bu zalime destek sonucu doğuran politikalarını sürdürmesi Siyonist terör devletinin özgüvenini ve şımarıklığını artırıcı bir rol oynamıştır demiştiniz, bu konuları örnekleriyle açıklar mısınız?

Öncelikle şunu ortaya koymak isterim ki; bizim AKP hükümetine yönelik eleştirilerimiz, bütün amaçları ve politikaları, sadece AKP ve Erdoğan düşmanlığı olan muhalefetten çok farklı sebeplerledir. Her zaman vurguluyoruz ki; AKP dışındaki sol, sağ, liberal ve Kemalist ulusalcı ya da "milliyetçi" muhalefet ve "paralel yapı"; halkın iradesi, değerleri ve çıkarlarına karşı doğrudan ülkedeki ve bölgedeki darbecilerin, vesayetçilerin, emperyalist işgalcilerin ve despot yönetimlerin safında yer almaktadırlar. Esed, Sisi ve Siyonist katillerin ve emperyalist demokrasilerin, sömürücü kapitalist odakların safında yer almakta, işbirliği ve dayanışma içinde bulunmaktadırlar.

Şüphesiz ki, AKP hükümeti bunlara nazaran görece olarak halka ve değerlerine daha yakın politikalar gütmekte, halkın büyük desteğiyle daha yerli bir inisiyatif olarak ortaya çıkmakta, bu etkiyle görece olarak daha bağımsız bir duruş oluşturmaya çalışmaktadır. Buna rağmen Siyonist İsrail'e ve emperyalist Batı'ya karşı haklı, doğru ve yürekli sayılabilecek çıkış ve söylemleri sözde bırakarak Siyonist terör devletinin cür'et ve şımarıklığını arttırmaktadır.

Filistin'deki çocuk ve sivil katliamları sebebiyle İsrail'e karşı haklı sert tepkiler verirken, Afganistan halkını sivil, kadın, çocuk ayırmadan katleden işgalci NATO ordusu içinde yer almasını hiç sorulamayan Türkiye; Batıya, NATO'ya ve demokrasisine güvenerek Suriye ve Mısır'lı Müslümanları, birincisini silahlı mücadeleye, diğerini demokratik seçimlere girmeye yönlendirmiş, daha sonra da Batıdan yediği kazıkla ortada yalnız bırakılınca bölgedeki ortamın İsrail lehine bir konuma gelmesine istemeyerek de olsa dolaylı katkı sunmuştur.

İsrail'in tüm kuşatma ve vahşetinin devam ettiği süreçlerde "one minute"i sözde bırakarak, ticari ilişkilerini zirveye çıkararak, askeri silah ve eğitim anlaşmalarını sürdürerek son derece tutarsız ve İsrail üzerinde tesirini giderek yitiren bir konumda yer almıştır. Aynı süreçte Türkiye yönetimi, İsrail terör devletinin 25 yıldır kapısında beklediği OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) üyeliğini kolayca onaylayıvermiştir. Oysa Türkiye'nin OECD'deki veto hakkı, OECD üyeliğine hayati önem atfeden İsrail üzerinde baskı kurmak için eşsiz bir fırsattı. Buna rağmen AKP Hükümeti, "Müslüman kuruluşların" bütün veto etme çağrı ve uyarılarına rağmen karşılığında Gazze'ye yönelik zalim ambargonun kalkması gibi (bu üyeliğe nazaran çok daha küçük kalacak) bir karşılığı bile istemeden, adeta hediye kabilinden onaylayan tutumuyla İsrail'e büyük destek verdi. İsrail terör devleti yönetimi ise, 'OECD üyeliği bizim için tarihi bir zaferdir, rüyamız nihayet gerçek oldu' söylemleriyle bayram yaptı.

OECD; üyesi olan ülkelere büyük ekonomik ve sosyal güç katmakta, siyasal itibar kazandırmaktadır; "finansal istikrarın eşzamanlı olarak korunduğu üye ülkelerde ve hem de özellikle gelişmekte olan ülkelerde halkın yaşam standartlarının iyileştirilmesi, sürekli ve dengeli ekonomik ge¬lişim sağlayan politikaya destek ve yardım, işsizliğin ortadan kaldırılması; ekonomik genişleme politikasının uyandırılması ve sosyo¬ekonomik eşgüdümlü gelişmenin desteklenmesi" gibi imkanlar sağlamaktadır. Ayrıca üyelik şartları arasında, "demokrasiye, temel insan hak ve özgürlüklerine bağlılık" ilkesi olduğundan, üye kabul edilen ülkenin bu şartları haiz olduğu da tasdik edilmiş olmaktadır. Bu yüzden Türkiye bir yandan "terör devleti" olarak niteleyip katliam yapmakla suçladığı İsrail'in üyeliğini onaylamak suretiyle, ona sadece bir çok siyasi ve ekonomik imkanlar sunmakla kalmamakta, aynı zamanda onun "insan haklarına bağlı, özgürlüklere saygılı" bir devlet olduğunu da resmen onaylamış bulunmaktadır.

AKP Hükümeti ve Erdoğan'ın Medyadaki en büyük destekçilerinden Hakan Albayrak bile o zaman yazdığı Yeni Şafak'ta şunları söylemişti: "Türkiye'nin İsrail'i veto etmesi bekleniyordu. Öyle ya, Davos'ta İsrail'e 'One minute!' demişti Türkiye. AK Parti Hükümeti, BM Güvenlik Konseyi'nin 1860 sayılı kararını hiçe sayarak Gazze'yi abluka altında tutmaya devam eden İsrail'i mütemadiyen eleştiriyor, bu şartlar altında İsrail'le ilişkilerin düzelmesinin mümkün olmadığı mesajını veriyor ve uluslararası toplumu da Gazze konusunda etkili bir tavır sergilemeye çağırıyordu. İsrail'in OECD'ye kabul edilmemesi veya hiç değilse üyeliğinin Gazze meselesinde çözüm şartına bağlanması böyle bir tavır olacağına göre -ve iki kere iki dört ettiğine göre- Türkiye elbette ki İsrail'in üyeliğini veto edecek yahut erteletecekti. Ne yazık ki hükümet, İslam dünyasının beklentisini boşa çıkardı. Veto hakkını kullanmadı. '...İsrail'in üyeliği için Gazze'de yaşanan insanlık dramının sona ermesini bekleyelim' bile demedi. İsrail şimdi şöyle düşünüyordur: 'Gazze'ye kan kusturmaya devam ederek uluslararası hukuka meydan okuyoruz ve üstelik de Türkiye vatandaşı bir insani yardım gönüllüsünü OECD toplantısının arefesinde doğru dürüst bir gerekçe göstermeden gözaltına alıp zincire vurduk. Bunlara rağmen Türkiye'nin onayıyla OECD üyesi olabildiğimize göre, zulme rahat rahat devam edebiliriz!' Erdoğan'ın 'One minute' tavrının OECD'de somutlaşmasını beklemiş olan İslam dünyası ise derin bir hayal kırıklığı yaşıyor... Utanç içindeyiz."

Bugün AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Numan Kurtulmuş da, HAS Parti liderliği zamanında aynı şeyleri söylemişti: "9 ayda dilimde tüy bitti, geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, Türkiye İsrail’in OECD üyeliğini onayladı. Yapmayın dedim. Veto ettiğimiz takdirde İsrail'in üye olması mümkün değil. İsrail 1967 savaşlarından beri en büyük diplomatik zaferini Türkiye sayesinde kazandı." Kurtulmuş ayrıca şu eleştirileri de yapmıştı: “BM'nin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nda, İsrail'in nükleer kapasitesi var mı yok mu diye oylama yapıldı. Ne yazık ki Türk delegasyonu orada çekimser kaldı. Hani One Minute'ti. 'Dur bakalım, senin nükleer silahların var' desene. Bunu diyemedi. İsrail'in bilinen 30 binin üzerinde nükleer silahları var. Böyle bir konuda çekimser kalarak Türkiye İsrail yanlısı karar verdi."

Bir başka husus, AK Parti hükümetinin 26 Aralık 2012’de İsrail’in Akdeniz Diyaloğu çerçevesinde NATO çalışmalarına katılmasına onay vermesidir. NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in sunduğu uzlaşı formülünü kabul edip veto etme hakkını kullanmadı. Oysa İsrail’in, Mavi Marmara’yı denizde vurmasının üzerinden henüz çok kısa süre geçmiş bulunuyordu. O günlerde öne sürülen iddiaya göre, İttifak bunun karşılığında Suriye’den gelecek tehlikeyi önlemek üzere Türkiye’ye Patriot göndermeyi kabul etmişti. Halbuki böyle bir tavize gerek olmadan NATO'nun Türkiye'yi bir dış saldırıya karşı korumak yükümlülüğü zaten ittifakın en temel kuralı değil miydi?

Sert çıkışları sözde bırakarak bunları yapan AKP Hükümeti aynı şekilde, Malatya Küreciğe İsrail'e yönelik saldırıları önleme amaçlı "NATO füze kalkanı" radarını yerleştirip bu radar üssünden İsrail ile sürekli istihbarat paylaşarak da terör devletine destek, bölge halklarına ise güvensizlik veren başka çelişkili politikalara da imza atmıştır. İsrail'in NATO üyesi olmaması sebebiyle bu radarın istihbaratından faydalanamayacağı iddiası ise, büyük bir yalan ve aldatma taktiğinden ibarettir. Hem bu radarlar İsrail ve Avrupa'da aynı amaçla kurulan aynı tür radarlar arasında uyum ve paralel bilgi akışı olduğu bilinmektedir. Hem de ABD ile İsrail ikiz devletlerdir ve ABD'nin bilgisi dahilinde olan her şeyden aynı anda hatta daha önceden İsrail haberdar olmaktadır.

Diğer yandan, bizzat ABD yetkililerince, bu radarların bir benzerlerinin ABD, AB ve İsrail’de de bulunduğu ve bunların tamamen birbiriyle entegre bir vaziyette çalıştığı açıklanmaktadır. Bu da bilgilerin zaten otomatikman bu merkezlerce paylaşılacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Ayrıca ABD ve AB’nin bildiği bir bilginin Türkiye izin vermedikçe İsrail ile paylaşılmayacağının garantisi nedir ve İsrail ile bu kadar bütünleşmiş bu güçlerin bu konudaki sözlerinin geçerliliği mümkün müdür? Bunlar halkı aldatmak ve avutmak için üretilmiş argümanlardır.

Nitekim New York Times gazetesine konuşan Amerikalı bir yetkili, ABD'nin veri paylaşımıyla ilgili herhangi bir kısıtlamayı kabul etmediğini ve ABD'nin bütün istihbarat kaynaklarından gelecek verileri harmanlayıp İsrail dâhil bütün müttefikleriyle paylaşmaya devam edeceğini açıklamış bulunuyor. Beyaz Saray yetkilisi şöyle dedi: “Bu bir ABD radarıdır. Dünyanın her tarafındaki ABD radar ve sensörlerinden gelen veriler, füze savunmamızın verimliliğini artırmak için birleştirilebilir. Hiçbir anlaşma, bizim İsrail Devleti’ni savunma kabiliyetimizi kısıtlayamaz.” Beyaz Saray yetkilisi de şöyle devam etti: “Sistemin mimarisi, başta İran olmak üzere, Ortadoğu’dan gelecek balistik füze tehditlerine karşı koruma sağlanması için tasarlandı. Hedef asla Rusya değil.”

Bilindiği üzere AKP hükümeti daha önce de Suriye ile İsrail'i uzlaştırmaya çalışmakla, İsrail'e benzer destekler vermişti. 2006 yılında İsrail Dışişleri Bakanı, ülkesinin Türkiye’yle ilişkilerini “mükemmel” olarak adlandırmıştı. Bu dönemde Türkiye, İsrail ile Pakistan ve Suriye gibi bazı halkı Müslüman olan ülkeleri barıştırmaya çalıştı. Ayrıca İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas bir gün arayla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuştu. Bütün bu teşebbüsler de, sadece İsrail'in lehine ve başta Filistinliler olmak üzere bölgenin Müslüman halklarının aleyhineydi.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulduğu 2008 sonrasında da ekonomik ilişkilerin artarak sürdüğü basında yer alıyor, değil mi?

Türkiye-İsrail siyasi ilişkileri 2008 sonunda İsrail’in Gazze’ye saldırmasıyla bozuldu. Ancak Siyasi alandaki çalkantıya ve İsrail’in Filistinlilere ve Türkiye’ye verdiği zararlara rağmen iki ülke ekonomik ilişkileri bozulmadı, hatta yeni zirvelere ulaştı. 2014 itibariyle dış ticaret hacminin 5,5 milyar dolar civarında gerçekleşmesi beklenmektedir. Bunun sadece 76 milyon dolarının Filistin ile ticaret olduğu ifade edilmektedir. İsrail 2014'de Türkiye'nin en çok iş yaptığı ilk 20 ülke arasında yer almaktadır. Türkiye de, İsrail'le iş yapan ilk 10 ülke arasına girmiş bulunmaktadır.

2002’de, yani AK Parti işbaşına geldiği yıl iki ülke arasındaki ticaret hacmi 1.2 milyar dolar iken bu rakam 2011’de 4 milyar doları aşmıştır... Yani İsrail ile dış ticaretimiz 2011’e kadar % 300’den fazla artmış, üçe katlanmıştır... 2011 yılında Radikal gazetesi bu durumu "Türkiye-İsrail ticareti kriz dinlemiyor" cümlesiyle özetlemiştir (Radikal, 23.8.2011). Araya Davos Krizi, Mavi Marmara Katliamı ve diğer irili ufaklı sözlü sataşmalar girmesine rağmen iki ülke ticareti 2013’te de durmamış ve TÜİK verilerine göre 5 milyar doları aşmıştır. Yine TÜİK verilerine göre 2014'de ticaret Ocak-Mayıs dönemindeki gibi devam ederse 6.4 milyar dolara ulaşacaktır, ki bu da siyasi açıdan en sorunlu sayılan 2008-2014 arasında İsrail-Türkiye ticaret hacminin % 90.2 artması anlamına geliyor (HT Ekonomi, 24.7.2014). Resmi verilere göre sadece Mavi Marmara'dan bugüne İsrail-Türkiye ticareti % 47 oranında artmış durumda. Mavi Marmara olayında Türkler açık denizde İsrail askerlerince öldürüldükten sonra dahi resmi hiçbir somut müeyyideye gidilmemiştir… Tam tersine katleden taraf İsrail olduğu halde pek çok İsrail firması ve İsrail vatandaşı Türk mallarını almamaya yemin etmiş, Türkiye’ye gelecek olan İsrailliler tatillerini iptal etmişlerdir. Yani protesto eden yine İsrailliler olmuştur… 2014 yılı itibariyle baktığımızda Türkiye, İsrail ile ekonomik ilişkileri bu düzeyde yüksek olan tek ülke. Endonezya, Malezya, Pakistan ve Arap ülkelerinin ticari ilişkileri yok denecek kadar az. (Sedat Laçiner, "İsrail'e Haddini Bildirdik mi?", 13 Temmuz 2014)

Bilindiği üzere AKP Hükümeti açısından, Erdoğan'ın tevhide aykırı bir inançla sık tekrar ettiği bir söz var; "ekonominin, sermayenin dini imanı olmaz". Her halde bu sebeple, ekonomik ilişkilerde bu kadar rahat davranılmış olsa gerek, en şiddetli söylemlerle İsrail'in "terör devleti" olarak suçlandığı süreçlerde bile ekonomik ilişkiler, neo-libarel politikalar gereği piyasa ilahının arzularına uygun ölçüler içinde zirve yaparak sürdürülmüş. Tabii böylece Filistinli kardeşlerimizi katleden Siyonist ordunun savaş finansmanına dolaylı katkı sunulmuştur. Hatırlayacak olursak, özelleştirmelerde de Türkiye'nin, uzun sınırları boyunca mayınlı arazilerin temizlenmesi karşılığında 49 yıl tarım yapma hakkının verileceği stratejik konumda olan geniş araziler dahil bir çok ekonomik kuruluşu ve imkanı İsrail'li sermayedarlara verilmek istenmişti ve basının başka amaçlarla da olsa olayı ifşa edip üzerine gitmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bunlardan Galataport ihalesine yönelik eleştirilere cevap verirken, "Kimse kuru kuruya Yahudi düşmanlığı yapmasın. Daha fazla parayı kim veriyor, biz ona bakıyoruz" demişti.

AKP hükümeti ve Erdoğan'ın bu tür çelişkileri neyle izah edilebilir?

AKP hükümetinin İsrail politikasındaki büyük çelişkisini ortaya koyan bu örnekler, maalesef çok sayıda ve ciddi boyutlarda. AKP Hükümeti, geçmişten bugüne bölgenin Müslüman halklarının aleyhine İsrail'in lehine olan bu önemli desteklerle Siyonist katillerin özgüven, şımarıklık ve azgınlaşma katsayısını arttıran katkılar sunmuş oldu. Bu büyük çelişkiler, Erdoğan'ın sert açıklamalarının; katil İsrail tarafından Türkiye yönetiminin "halkının gazını alma" amaçlı çıkışları olarak görülmesine ve ciddiye alınmamasına sebep olmuştur.

Nitekim, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in bir röportajında, “Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar” demesi üzerine söyleşiyi yapan gazeteci, “yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor?” diyor. Çelik, “elbette, halk verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten diyor, rahatlıyor” cevabını veriyor. Peygamberimize hakaret içerikli filmle ilgili tartışmaların yapıldığı süreçte de, “Arap sokakları ayakta Türkiye sakin, neden” sorusuna Başbakan, “Son on senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık” diyordu.

Hatırlanacak olursa, Necmettin Erbakan Başbakan olduğu süreçte, o günlerde Kudüs'ü işgalde yeni ileri adımlar atılmakta, Mescid-i Aksa'ya yıkmaya sebep olacak tüneller, kazılar yapılmaktaydı. İsrail Dışişleri Bakanı Türkiye'deydi ve kendisini Başbakanlıkta ziyaret ediyordu. Erbakan basının önünde Siyonist işgalin Kudüs'e yönelik yeni yerleşim politikasını ağır bir dille eleştirmiş, sonra ikili görüşmeye geçilmişti. İsrail Dışişleri Bakanı Türkiye'den ayrılırken Esenboğa hava alanında gazeteciler, basın önündeki eleştirisini hatırlatarak, Başbakanın bu eleştirisi hakkında düşüncesini sordular. Siyonist Dışişleri Bakanı, "Evet kamuoyu önünde öyle davranmış olabilir ama içerideki ikili görüşmede bana 'Ben en yakın dostlarıma ballı çay ikram ederim bu sebeple size de ballı çay ikram etmek istiyorum' dedi" açıklamasını yapmıştı. İşte bu açıklama da, öteden beri Türkiye'yi yönetenlerin, İsrail ile ilgili söylem ve tutumları açısından kamuoyu önünde sert ve hesap soran (gaz alan), arka planda ise farklı davranan bir pozisyonu sürdüre geldiklerini göstermektedir. Üstelik bu tutum İsrail tarafından da böyle anlaşılmakta, bu da bu tür sert çıkışların İsrail üzerinde etkisiz kalmasına, hatta cür'etini arttırıcı bir etki yapmasına sebep olmaktadır.

Sonuçta da İsrail'e dair söz konusu çelişkili politikalar eşliğinde gündemleşen AKP önderliğinin zirveye çıkan kimi sert söylemleri, bu açıklamalar da bilinerek değerlendirildiğinde, halkın gazının alınmasına vesile olsa da, kanaatimce terör devleti açısından anlam ve tesirini kaybetmiş, hatta onun daha da azgınlaşmasına yol açmıştır.

TC Vatandaşı Yahudilerin Gazze Katliamına İştirak Etmelerini Engellemek AKP Hükümetinin Elinde

Gazetelerde yer alan haberlerden öğrendiğimize göre, Gazze'ye yönelik saldırı süreçlerinde İstanbul Telaviv uçak seferlerinin arttığı ve bir çok Yahudi gencin savaşmak üzere İsrail ordusuna katılmak için gittiği anlaşılmaktadır. Bunun sebebi nedir ve AKP hükümeti neden hiç değilse kendi vatandaşlarının Gazzeli Müslümanları katletmek için savaşa gitmelerini önlemek için bir tedbir almamaktadır?
Pamak: Bildiğim kadarıyla birden fazla tabiiyetli yükümlülerden hangilerinin hangi ülkelerde yaptıkları askerlik hizmetinin Türkiye'deki zorunlu askerliğe karşılık sayılacağı Bakanlar Kurulunun 05 Temmuz 1993 gün ve 93/4613 sayılı kararı gereğince Milli Savunma Bakanlığı tarafından belirlenmekte olup, İsrail'de yapılan askerlik hizmetleri Türkiye Cumhuriyeti'nde sayılmaktadır. Böylece çifte vatandaşlık imkanı tanınan Yahudilerin İsrail'de askerliklerini yapmaları halinde, Türkiye'de yapmaları gereken zorunlu askerlikten muaf tutulmaları sebebiyle, Yahudi gençleri askerlik görevlerini İsrail'de yapmayı tercih etmektedirler. Kardeşlerimizi katlettikten sonra Türkiye'ye dönüp hiç bir şey yapmamış gibi hayatlarını sürdürüyorlar, yeni bir savaşa çağrılana kadar.

Mesela Güney Afrika, savaşmak için İsrail ordusuna katılan vatandaşlarına yönelik soruşturma açacağını duyurmuş bulunuyor. İsrail gazetesi Haaretz'in haberine göre, geçtiğimiz hafta Filistin Destek Eylem Grubu olarak bilinen bir grup, Güney Afrika başkentlerinden Cape Town'dan, İsrail için savaşmak amacıyla İsrail'e giden Dean Goodson isimli bir kişiye dava açtı. Grup ayrıca, aynı suçlamayla dört kişiye daha dava açıldığını belirtti. Suçlu bulunanlara hapis cezası verilme ihtimali var. Türkiye ise, Gazzeli kardeşlerimizi katleden katil Yahudileri Türkiye'de zorunlu askerlikten muaf tutmayı sürdürerek adeta ödüllendirmiş oluyor.

Halbuki Türkiye, emperyalist işgalcilere karşı direnen mazlum Afgan halkına destek için Afganistan'a savaşa giden vatandaşlarını yıllardır mahkemelerde, cezaevlerinde süründürmektedir. Oysa Afgan halkı imkansızlıklar içinde olduğu halde, aynı emperyalist işgalcilere karşı kendi savaşında Türkiye halkına destek olmuştu. İşte bu sebeple halkımızın bazı çocuklarının da ahde vefa duygusuyla aynı emperyalistlerin bugün de Afganistan'ı işgal etmeleri sebebiyle oraya gitmesi saygıyla karşılanması gerekirdi. Maalesef tam tersine TC hükümeti utanılacak bir uygulamayla işgalcilerin safında yer alıp oraya giden işgalci katil NATO emrinde asker göndermiş bulunmaktadır. Üstelik Afganistan'a savaşmak için giden vefalı gençlere yıllardır davalar açarak zulmetmektedir. Buna rağmen Türkiye'den Filistin'e giderek savaşan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Yahudilere ise hiçbir yaptırım uygulamamakta, engel olmaya çalışmamaktadır. Halbuki çok basit bir işlem gerekiyor; yeni bir Bakanlar Kurulu Kararıyla TC vatandaşlarının terör devleti İsrail'in terörist ordusunda askerlik yapmaları kolayca engellenebilir. Bunu yapmayanların, İsrail'e yönelttikleri sert söylemlerinin çok büyük bir anlamı da, İsrail üzerinde ciddi bir etkisi de olmamaktadır.

AKP Hükümeti, HAMAS'ı Silahsızlandırıp Demokratikleştirerek Sistemin İçine Çekme Rolünü Üstlenmiş Görünüyor

Türkiye hükümetinin söylemde de kalsa sert çıkışlarının haklı olarak bir duygusal etkisi oluyor ülkede ve bölgede. Peki HAMAS üzerindeki etkisi nasıl bir yönlendirmeye vesile kılınıyor?

Zamanında AKP Eski Dışişleri Bakanı Babacan HAMAS konusunda bir açıklama yapmış ve "HAMAS silahlı bir örgüt mü yoksa demokratik bir parti mi olacağına karar vermeli" demişti. Silahı bırakıp demokratik bir parti olmaya ve Mahmut Abbas ile uzlaşıp, tabii sonuçta da İsrail'i tanıyan uzlaşmacı bir çizgiye doğru yönlendirmeye çalışmıştı. Toprakları işgal altında olan bir halkın silahı bırakmaya, silahsız demokratik bir parti olmaya ve uzlaşmaya çağrılması, direnişten vazgeçip işgalci gücü tanıyarak işgali içselleştirmeye, teslim olmaya yönlendirilmesinden başka bir anlamı olabilir mi? Nitekim son süreçte Abbas ile uzlaşma temin edilmiş ve bu bağlamda arkası gelecek bir sürece girilmişti. Belki de İsrail

saldırıya geçmek yerine bu gelişmeden razı olsaydı bugün Abbas ile uzlaşmanın sonucunda HAMAS'ın silah bırakıp İsrail'i tanıyan demokratik bir parti olma istikametine doğru yönlendirilmesi sağlanmış olacaktı. Hükümet yanlısı Star yazarı Halime Kökçe de Habertürk ekranlarında bu durumu açıkça telaffuz ederek mealen şunları söylemişti: "AKP Hükümetinin HAMAS ile ilişkisi onun ılımlılaştırılarak sisteme içine çekilmesine, sisteme katılmasına vesile olmaktadır. Nitekim Abbas ile uzlaşmanın sağlanması, eğer bırakılsaydı kendiliğinden HAMAS'ın İsrail'i tanıması sonucunu da doğuracaktı."

Bu sebeple, 2009'da Ankara'da bir panelimizde konuşmacı yaptığımız HAMAS ve İslami Cihad temsilcilerine şunu ifade etmiştim: "Haklı olarak AKP hükümetinin size yardımlarından ve destek veren açıklamalarından istifade edecek ve bu yüzden teşekkür edecek, ilişki karacaksınız. Ancak şunu aklınızdan çıkarmamalısınız ki, sizin için en büyük tehlike AKP'lileşmektir. AKP hükümeti, silahı bırakıp uzlaşmacı demokratik bir parti olmanızı, kendisi gibi liberal ekonomiyi esas alan muhafazakâr demokratlar olmaya doğru yönlenmenizi isteyecektir, bu konuda dikkatli olmalısınız". Onlar da şu cevabı vermişlerdi; "Allah'ın izniyle biz silahı ve direnişi asla bırakmayacak, İsrail'i tanımayacak ve Allah'ın hükmüyle hükmetme hedefimizden de asla vazgeçmeyeceğiz". İnşallah bu çizgilerini sürdürürler.

Türkiye Muhalefeti, Söylem ve Duruşuyla Hep Darbecilerin, Despotların, Siyonistlerin ve Emperyalistlerin Safında Yer Almakta

Peki Türkiye'de muhalefet İsrail'in Gazze saldırısına, Mısır'daki darbeye, Suriye'deki katliama nasıl yaklaşıyor?

Daha öncede kısaca ifade etmeye çalıştığım üzere,Türkiye'nin Kemalist, sol, liberal muhalefeti ve medyası ise, emperyalist İslam düşmanlarının doğal işbirlikçileri olarak, Suriye'de Müslüman halka karşı Esed despotizmini, Mısır'da ise darbeci Batı uşağı Sisi'yi desteklemekte, HAMAS'ı ise "terörist" sayarak İsrail saflarında yer almaktadırlar. Bugün muhalefetin önemli bir parçası ve mihmandarı konumuna gelen Gülenist yapı ise "Güneydeki sevdikleri ülke"(!)yi Filistin topraklarında ve Mavi Marmara katliamını yaptığı uluslararası sularda bile meşru otorite kabul etmektedir. On binlerce mazlum Filistinlinin katili Şharon'u dahi ölümünden sonra "çığır açmış lider" olarak niteleyen, övgülerle anıp taziye yayınlayan bu kesimin lideri, bugün Gazze'ye saldırıp yüzlerce masum sivil insanı, kadınları ve çocukları katleden İsrail'i kınayan tek cümlelik bir açıklama bile yapmamıştır. Emperyalizm güdümlü muhalefetin çatı adayı bile, kendisini atayanların izinde yürüyerek, "İsrail ve Filistin halkı arasında tarafsız olunması gerektiğini", zalim Esed'in katliamından kaçan mazlum Suriye halkına kapıların açılıp Türkiye'ye kabul edilmelerinin doğru olmadığını bile söyleyebilecek kadar insani erdem ve değerlere aykırı bir yerde durabilmektedir. Bu sebeple de, söylemde de kalsa AKP hükümetinin tutumu ve söylemleri bunların tümünden çok daha erdemli, çok daha mazlumdan yana ve cesur bir görüntü oluşturuyor.

Sonuçta bölge ülkelerinin tutumuyla ilgili olarak şu genel değerlendirmeyi yapabiliriz: bütün seküler dünyanın İslam düşmanlığı ortak paydasında Haçlı kiniyle birlikte hareket ederek İslam'a ve Müslümanlara saldırdıkları bu süreçte bölge ülkelerinin bir kısmı Hak ve halk düşmanı emperyalist işbirlikçisi despot yönetimlerin baskısı altındadırlar. Bir kısmı da, Türkiye'de olduğu gibi görece daha özgür ve görece daha bağımsız bir konuma sahip olsa da, muhalefetin İslam düşmanlığıyla despotlardan, darbecilerden yana tutumu, iktidarın ise laik liberal nitelik taşıyan politikalarındaki çelişki ve tutarsızlıklarla söylemde bırakılan sert çıkışlarının tesirsizliği sebebiyle edilgen bir oyalanma içindedirler. 

Müslümanlar, Hem Direnen Müslümanların Yanında Yer Almalı, Hem de Gerçek Kurtuluş İçin Ümmeti Vahiyle İnşaya Yoğunlaşmalı

Müslümanlar olarak sorumluluklarımızı idrak edip gereğini yerine getirmeliyiz diyorsunuz, peki Müslümanların bu konudaki sorumlulukları nelerdir?

Allah’ın dininin yardımcıları olma istikametindeki iman ve amelleriyle, Allah taraftarı olmaktaki samimi tercih ve fedakârlıklarıyla, Allah yolunda bedel ödemekten çekinmeyen can siperâne direnişleriyle Allah’ın vaat ettiği yardıma müstahak olanlara Allah’ın rahmet ve yardımının ulaşacağı şüphesizdir. İşte Filistin’in Müslüman halkının Gazze'deki takvayı kuşanmış, davasına adanmış direnişçi evlatları Allah yolunda onurlu, ilkeli ve fedakâr olunca, sadece onların hak ettikleri Allah’ın yardımı ancak onlar çapında geliyor.

Allah'ın yardımını hak eden Gazze mücahidleri ancak bu ilahi yardımla 70 yıla yakın bir süreden beri devam eden direnişi sürdürüyorlar. İşte ancak bu ilahi yardımla bu kadar zor şartlara, son derece fakir, ilaçsız, doktorsuz, elektriksiz, susuz ve aç bırakılmalarına, dünyanın en güçlü vahşi silahlarına karşı silahsız denebilecek zayıflıklarına, çok boyutlu sıkıntı ve imkânsızlıklar içinde kıvranmalarına rağmen izzetli bir duruşla direnişi sürdürüp şehitliğin/şahitliğin zirvesine çıkıp inşallah cennete ulaşıyorlar. Dünyanın en güçlü silahlarla donatılmış en zalim ordusunu, arkasındaki ABD ve AB desteğine rağmen, her seferinde püskürtüp geri çekilmek zorunda bırakıyorlar. Ancak, yine de Filistin, Kudüs ve ilk kıblemiz olup çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa bir türlü kurtulamıyor. Çünkü Kudüs ve Mescid-i Aksa bütün ümmetin onurunu temsil etmekte ve kurtarılması da bütün ümmetin, Allah tarafından gönderilen Kur’an’daki şerefini ve sorumluluğunu kuşanmasını gerektirmektedir.

Yarım asrı çok aşan bir süreden beri, hatta Siyonist katillerin çete dönemi de sayıldığında bir asırdır, ahlaksız ve vahşi bir işgale, soykırıma karşı direnen mazlum Filistin halkının mücadelesi gerçekten bizi çok yönlü ilgilendirmeli ve hemen çok yönlü bir biçimde harekete geçirmelidir. Bize düşen asgari sorumluluk şudur: Bir yandan, Filistin’deki onurlu direnişi sahiplenip çok yönlü desteklemeliyiz. Hepimizin sorumluluğu olan bir davayı Filistin’in fakir mazlum halkının ve tanklara taşla karşı koyan çocuklarının zayıf omuzlarına bırakmaktan utanarak sorumluluklarımızı üstlenmeliyiz. Öncelikle, bölge halkları olarak bizden alınan vergilerle İsrail’e destek veren işbirlikçi yönetimlere ve ülkelerimize zorbalıkla egemen olan oligarşilere, despotlara itiraz edip hesap sormalıyız. Bizden alınan vergilerden, Filistinli kardeşlerimizi katleden katillere fon aktarılmasına karşı çıkıp, bu tür desteklerin kesilmesi için ciddi mücadeleler yapmalıyız. İsrail terör devletinin vahşetlerini anlatıp kamuoyu oluşturmalıyız. Dua ve yardımlarımızla Filistinli kardeşlerimizin yanında yer almalıyız. Diğer yandan da, esas yapmamız gereken alana yoğunlaşmalıyız. Kudüs’ün kurtuluşunun ümmetin kurtuluşuna bağlı olduğu bilinciyle vahiyle ümmeti yeniden inşa projemizi çağın Kur’an neslini yetiştirerek bu kadronun öncülüğünde İslami, tevhidi inkılabın yolunda ilkeli tavizsiz yürüyüşümüzü ölüm bize gelene kadar sürdürmeliyiz.

Bilmeliyiz ki, Kudüs ve Mescid-i Aksa ancak vahyin egemenliğine geçtiğinde hakiki anlamıyla kurtulmuş olacaktır. Tıpkı bugün yabancı işgali altında olmamakla beraber yerli devşirilmiş işbirlikçi yöneticilerin baskı, sömürü ve zulmü altındaki Mekke ve Mescidi Haram (Kâbe) da özgür ve kurtulmuş sayılamadığı ve Amerikancı bir diktatörlüğün işgali altında olduğu gerçeğinde olduğu gibi, İsrail işgalinden kurtulup laik liberal demokratik Abbas yönetimine geçmesi halinde de Kudüs ve Mescid-i Aksa sahici anlamda kurtulmuş sayılmayacaktır. O halde, anlaşılmalıdır ki, Kur’an’ı terk edilmiş bırakanların, Kur’an’ın belirlediği ilke ve kimliklerini kirletenlerin, imanlarına zulüm (şirk) giydirip ümmet bilinci yerine ulusalcı kirlenmeler yaşayanların bu kurtuluşu sağlamaları mümkün değildir. Bugün, halkı Müslüman ülkelerin başkentlerinin tamamına yakını Vahye aykırı yönetimlerin hakimiyetinde, ülkelerini ve toplumlarını tevhide aykırı, ümmet bilincini dışlayan cahili ulusalcı batıcı sistemlerle yönetiyorlar. İşte tüm bu cahili devletler, bugün İsrail terör devleti ve hâmisi ABD ile şu veya bu biçimde işbirliği içindedirler.

Bu sebeple biz Müslümanlar, bir yandan, İslam düşmanlığı ortak paydasında toplanarak mazlum kardeşlerimize azgınca saldıran bu küresel korsanlara ve bölgemizdeki uzantılarına (İsrail terör devletine ve despot yönetimlere) karşı Filistin halkının yanında yer almalı, topyekun yardım ve destek seferberliği içinde olmalıyız. Diğer yandan da, Mescid-i Aksa ve Mescid-i Haram neden işgal altındaysa ümmetimizin de aynı sebeple bu zulüm ve zillete duçar olduğunun bilinciyle, bu hale yol açan asıl sebebi idrak etmeli ve bu hali ıslah için harekete geçmeliyiz.

Bu sebeple kendimize sormalıyız; birinci kıblemiz Mescid-i Aksa ve Kudüs neden 65 yılı aşkındır işgal altında? Aynı şekilde en önemli mescidimiz sürekli kıblemiz Mescid-i Haram ve hicret diyarının Mescid-i Nebevisi neden yaklaşık bir asırdır Suudi çetesinin işgali altında ve neden bir türlü kurtulamıyorlar? Hemen ikinci bir soru daha soralım; ümmet neden yüzyıllardır bunca zulüm ve zilletin kuşatması altındadır. Bir başka soru daha; Mescid-i Aksa ve Mescid-i Haram Müslümanlar için neden mübarek ve değerlidir? Ümmet daha önce neden izzetlidir, neden galip ve muzafferdir?

İşte tüm bu soruların cevabında hep Kur’an vardır, Hablullah’a topluca sarılıp sarılmamakla ilgili halimiz vardır. Çünkü Allah bu mescidleri mübarek kıldığını Kur’an’da beyan etmiştir de ondan, yani Kur’an’daki bu beyan sebebiyle Mescid-i Aksa ve Mescid-i Haram mukaddestir, değerlidir. Aynı şekilde Ümmete izzet ve şeref, anlam ve değer kazandıran da aynı kitap Kur’an-ı Kerimdir. O zaman apaçık bir şekilde ortaya çıkıyor ki, Mescid-i Aksa’nın ve Mescid-i Haram’ın işgal altında olmasının sebebi de, ümmetin zulüm ve zillet altında olmasının sebebi de aynıdır. Ümmet uzun tarihsel süreçte, Kur’an’ı mehcur/terk edilmiş bırakarak, Resulün ve ilk Kur’an neslinin güzel örnekliğinden, mücadele sünnetinden uzaklaşıp önce geleneksel cahiliyeyi üreterek, sonra da modern cahiliye ile uzlaşarak, Allah’ın yardımına müstahak olacak halini kaybetmiştir. Bu süreçte tevhidi niteliğini ve vahdetini kaybederek parçalanmış, birliğini, zindeliğini ve gücünü kaybederek sömürge olmaya, zulüm altına girmeye ve zillete sürüklenmeye müsait hale gelmiştir.

Ümmet, Mehcur Bırakılan Kur'an Yeniden Dönüp Vahiyle Dirilerek İzzeti ve İlahi Yardımı Hak Etmeli

Mehcur (terk edilmiş) bıraktığımız Kur'an'a yeniden hicretle ilahi yardımı hak etmeliyiz diyorsunuz, nasıl olacak Kur'an'a hicret ve ilahı yardımı nasıl hak edeceğiz ?

Evet, mehcur bıraktığımız Kur'an'a yeniden hicretle ümmeti vahiyle inşa edip ilahi yardımı hak etmeliyiz. Evet, hem öncelikle Ümmetin izzetli günlere dönmesi de, sonra ümmetin onuruyla özdeş olan Mescid-i Aksa ve Mescidi-i Haram’ın kurtuluşu da mehcur/terk

edilmiş bırakılan Kur'an'a dönmekle birebir ilişkilidir. Yani Ümmetin onuruyla özdeş olan mübarek mescidlerin kurtuluşu, öncelikle Ümmetin kurtuluşu ve izzetli günlere dönmesine bağlıdır. Bu sonuç da, yaşanan zillete düşmeye yol açan Kur’an’ı ve sünneti terk etmeye dair büyük sapmadan dönülmesine bağlıdır. Ümmetimiz tarihsel süreçte üretip tutunduğu ve kendisini zillete düşüren cahiliye iplerini bırakıp, Hablullah olan Kur’an'a yeniden topluca (vahdet halinde) sarılmayı başarabilir ve şerefini ihtiva eden vahiyle yeniden inşayı gerçekleştirebilirse, izzetli ve onurlu günler inşallah geri gelecek ve tevhid akıdesinde vahdetini sağlamış, "Hizbullah" olma vasfı kazanmış ümmete Allah’ın izni ve yardımıyla hiçbir güç galip gelemeyecektir.

Allah’ın yardımına müstahak olmadan galibiyet ve kurtuluş yoktur. Bugün İslam coğrafyasında yaşayan ümmet bakiyesi yığınların, bu parçalanmış, dağınık ve güçsüz halleriyle Filistin’deki vahşi işgale son verip Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı Siyonist kuşatmadan kurtarmaları mümkün değildir. İlahi yardımın devreye girmediği sadece beşeri düzlemde cereyan eden bir mücadelede, örgütlülüğü, silah gücü, savaşçı sayısı, teknik imkanları ve mücadele azmi ve fedakarlığıyla orantılı olarak tarafların birbirine galebe çalması söz konusu olabilecektir. Yani bölge halklarının hiç değilse beşeri güç olarak, ABD ve İsrail vampir devletlerinin elindeki büyük silah gücünü aşan bir güce sahip olmaları, en az onlar kadar örgütlü ve gayretli olmaları gerekmektedir ki, onları mağlup edebilsinler ve bölgeden kovabilsinler, zulümlerine, sömürülerine işgallerine son verebilsinler ve böylece İslami anlamda olmasa da beşeri özgürlükler bağlamında görece bir rahatlamaya kavuşabilsinler. Çünkü beşeri güce dayalı mücadele düzleminde silah ve insan gücü, örgütlenme ve teknik düzeyi yüksek olanı ve tabii ki bunları iyi kullanarak en çok çalışanı diğerine galebe çalacaktır.

Günümüz şartları içinde bölge halklarının söz konusu beşeri anlamda yeterli bir güce ve imkana sahip olmama gerçeği sebebiyle bu mümkün olmadığından ve yakın gelecekte de mümkün görünmediğinden, üstelik de beşeri düzlemdeki bu mücadeleyi sürdürmesi beklenen bölge yönetimlerinin neredeyse tamamı (Mısır, Ürdün, Suriye, Suud, Körfez, BAE, Irak, Yemen, Bahreyn, Katar vb) ve Türkiye ile İran gibi görece bağımsızlık iddiası taşıyanları bile, ABD-AB-Rusya ve Çin gibi batılı ve doğulu emperyalistlerin işbirlikçisi konumunda olduklarından dolayı, mücadeleyi ilahi yardımın devreye gireceği bir düzleme çekmek bu açıdan da bir zorunluluktur. O halde bilinmeli ki, hem bu büyük teknolojik güce karşı galebe çalınabilmesi ve hem de birinci ve ikinci kıblemiz Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Kudüs’ün vahyin egemenliğine tekrar kavuşmaları anlamında gerçek bir kurtuluşu yaşayabilmeleri, ancak ümmetin vahiyle yeniden inşasıyla Allah’ın yardımına müstahak halini yeniden kazanması sonucunda imkân dâhiline girebilir. Çünkü ancak bu halde Allah vaat ettiği yardımını göndermekte ve ancak bu ilahi yardımla, çok az ve çok güçsüz topluluklar nice güçlü topluluklara galip gelebilmektedir.

"Nice sayıca az topluluklar, Allah'ın izniyle nice sayıca çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir." (Bakara 249).

Ancak bilinmelidir ki, Allah'ın vadettiği yardıma müstahak olmak için sadece Müslüman olmak yetmez. Müslüman olmakla beraber vadedilen ilahi yardımı hak edecek derecede bir adanmışlıkla Müslümanların kendilerine düşen sorumlulukları tam bir adanmışlıkla yerine getirmeleri gerekir. İlahi yardımın gelebilmesi için, öncelikle Allah yolunda "meta nasrullah" diyecek kadar zorluklarla sınandıkları halde tevhidi mücadele azmini ve stratejisini sürdürmekte, ilkelerine sadakatte ve sorumluluklarını yerine getirmekte ısrarcı ve azimli olmaları gerekmektedir.
"Peygamber ve onunla beraber mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı pek yakındır" (Bakara 214).

Bu sebeple Bedir'de, Müslümanların Resulün (s) çevresinde kenetlenip Allah yolunda cihad için "kurşunla kaynatılmış binalar" misali kenetlenip saf tutarak savaştıkları, üzerlerine düşen sorumlulukları büyük bir adanmışlık ruhuyla fedakârca yerine getirdikleri için ilahi yardım geliyor ve sonuçta beşeri anlamda daha güçsüz ve sayıca daha az bir topluluk, zahiren çok güçlü ve sayısı çok olan bir topluluğa karşı muhteşem bir zafer kazanıyorlar.

"Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler" (Enfal 65).

Ama aynı Müslümanlar Uhud'ta sorumluluklarını yerine getirmekte zaaf gösterince ilahi yardım gelmiyor ve mağlup oluyorlar. Çünkü Resulün (s) bir amaçla görevlendirdiği okçular, savaş bitti zannıyla, Resulün izni olmadan, dünyevi çıkar (ganimet) peşine düşerek görev mahallerini, mevzilerini terk edip düşmanın arkadan saldırısına açık alan bırakmışlardır. Bugün de Müslümanlar, Resulün mücadele sünnetini, yöntemini esas almayarak, bıraktığı yoldaki işaretlere dikkat etmeyip, aceleyle batıl sistem içi kazanımlar, görece özgürlükler ve iktidarlar peşine düşerek, ilkesiz biçimde batıl sistem içine dalarak Uhud'taki okçular misali sorumluluklarını, görevlerini ve tevhidi mücadele stratejisini terk ettikleri için ilahi yardıma müstahak olamıyorlar. Bu sebeple Allah'ın dininin yardımcıları olma pozisyonları da zaaf uğramakta ve sonuç hüsran olmaktadır.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 7)

Eğer iman edenler olarak biz, Allah’ın dinini ana kaynağından öğrenip iman eder, İman-amel bütünlüğü içinde yaşarsak, Kur’an’la ahlaklanırsak, birey mü’minler ve vasat ümmet planında vahyin şahidliğini yapma sorumluluğumuzu gerçekleştirirsek ve merhametle, sorumluluk bilinciyle bu aydınlatıcı, kurtarıcı mesajı bütün insanlara yaymaya çalışırsak ve böylece O’nun dininin yardımcıları olmayı başarabilirsek, yani üzerimize düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirip Allah'ın razı olacağı konuma gelebilirsek, işte ancak o zaman bize çok yakın olan Allah’ın yardımı üzerimize yağacak, sonuçta da galibiyet ve izzet mü'minlerin olacaktır.

“Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır (Hizbullahtır).” (Maide 55-56)

“Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, o zaman sonra size kim yardım edebilir? Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etsinler.” (Ali İmran 160)

Demek ki, önce Allah’ın yardımına müstahak olmayı sağlayacak bir vahiyle diriliş, inşa sürecini yaşamak ve Allah yolunda cihad ve şehadet bilinciyle adanmış bir mücadelede, tevhidi istikameti, nebevi yöntemi takipte ısrarcı ve istikrarlı olmak gerekmektedir. Allah’ın dinini, ana kaynağından öğrenip, iman edip, hayata hâkim kılan mü’minler, velayet bağı ile Allah, Resulü ve mü’minler arasında kopmaz bir bağ ve bütünleşme sağlayarak vahdet oluşturup Hizbullah (Allah taraftarı) vasfı kazandıklarında, İslam ümmeti vahiy ekseninde bir

dirilişle ortaya çıktığında Allah’ın vaat ettiği yardım mutlaka gelecek ve Allah yardım ettiğinde de bu ümmete kimse galip gelemeyecektir. İşte ümmetin onuru Kudüs ve Mescid-i Aksa’da ancak o zaman, yani ümmet Hizbullah vasfı kazandığında gerçek anlamda kurtulma imkânına kavuşacaktır. Çünkü daha önce ifade edildiği üzere ümmet, bozulma süreci sonunda içine sürüklendiği cahiliye kültürü sebebiyle, vaat edilen bu yardıma müstahak halini kaybettiği için, Allah da yardımını kesmiş ve işte bu sebeple mağlubiyet ve zillet kalıcı hale gelmiştir.

O halde Kur'an'a sarılarak bu halden çıkıldığında, yani Ümmet vahiyle inşa edilip tevhidi niteliğini, izzetini kazanıp vahdetini sağladığında, Allah'ın yardımını hak edecek ve işte o zaman da Allah'ın izniyle galibiyet ve kurtuluş gerçekleşecektir, öyle mi?

Evet, ümmet Kur'an'a topluca sarılıp vahdetini ve izzetini tekrar kazandığı gün inşallah Allah'ın yardımı gelecek ve ikisi de kuruluşlarından itibaren hep mazlum yerli halkların kanlarıyla beslenen vampir devletler olan ikiz terör devletleri Amerika ve İsrail de, onların destekçisi olan diğer emperyalist güçler ve bölgedeki işbirlikçileri de bu kadar cüretkar ve cesaretli olamayacaklardır. İşte tüm bu zalimler, katiller, işgalciler, ümmet Kur’an’a yeniden sarılıp Allah’ın yardımına ve izzete kavuştuğu gün, inşallah kaçacak delik arayacaklardır. Çünkü hadlerini bildirip terbiye edecek, gerektiğinde cezasını verip cehenneme uğurlayacak İslam Ümmeti Allah’ın vaat ettiği yardımını hak ederek, O’nun izniyle mutlaka galip gelecektir.

Ümmetin onuruyla özdeş olan ve işgal altında bulunan üç mübarek mescidimiz de işte o zaman yine Allah’ın izni ve yardımıyla kurtulacak, tekrar Kur’an’ın gölgesinde Mü’minlere kucak açmaya devam edeceklerdir. Filistin, Suriye ve Mısır halklarını katleden, mübarek Mescidlerimizi işgal altında tutan terörist İsrail’in de, despot Baas rejiminin de, katil Amerika’nın da, onların köpeği olan Mısırlı darbecilerin ve Suudi çetelerinin de zelil olduğu, ağır yenilgiler aldığı görülecek, bölge halklarının üzerindeki tahakküm ve zulümleri inşallah son bulacaktır. Allah'ın ve tüm lanet edicilerin laneti bu zalimlerin, emperyalistlerin, işgalci Siyonistlerin üzerlerine olsun inşallah.

Biz Müslümanlara yakışan, çok kısa olan dünya hayatının süslerine kapılarak, makam, mevki, kredi, ihale uğruna İslami kimlik ve ilkelerden taviz vermek, dünyevileşmek değil, ne pahasına olursa olsun ve hangi şart altında olursak olalım, yaratılış gayemize uygun davranmak, sadece Allah’a ibadet etme bilinciyle, Kur’an’ın aydınlatıcı ve inşa edici mesajını halkımıza ve tüm dünya insanlığına taşıyarak, tevhid, adalet ve özgürlük mücadelemizde ısrarcı olmaktır.

O halde sadece Allah'a kulluğa dair büyük sorumluluklarımızı idrak edip, ilk Kur’an nesli misali bir Kur’an nesli inşa etmek üzere, ölüm bize gelene kadar, Kur’an’ı ve Resulün (s) güzel örnekliğini rehber edinen kitap eksenli sahih bir mücadeleyi tavizsiz sürdürmeliyiz. Allah yolunda, istikameti bozmadan, din konusunda asla uzlaşmadan ve tavize yanaşmadan yürümeliyiz. Bu uzun soluklu yürüyüşümüzü, büyük bir azimle ve bıkmadan, usanmadan yılmadan devam ettirmeliyiz. Ancak böylece vahyin şahitliği, hakkı tavsiye, Kur’an’la büyük cihad ve topluma karşı tebliğ, ıslah ve tevhidi inşa sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirebiliriz. Bu sebeple, İslami kimlik ve ilkelerimize zarar verecek batıla ait yollara bulaşarak vahyin arı duru mesajını bulandırma vebalini yüklenmemeliyiz. Kudüs ve Mescid-i Aksa için slogan atarken Kur’an’a aykırılıklara prim kazandıracak uzlaşmalara, pragmatizmin çürütücü, kirletici, istikameti saptırıcı yollarına savrulmamalıyız. Bilmeliyiz ki, Mescid-i Aksa’ya ve Kudüs’e anlam ve değer kazandıran, orayı bizim için mübarek kılan da Kur’an’dır. Bu sebeple, Kur’an’ı ihmal ederek ya da Kudüs için kurulan ilişkilerde Kur’an’a aykırılıklara müsamaha göstererek Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın kurtuluşu davasına da hizmet edilemez. Kudüs de gerçek anlamda, ancak ümmetin Kur’an’a bağlılığı ve bu konudaki tavizsizliği sağlandıktan sonra ve ancak ümmetle birlikte kurtulabilecektir.

Bu sebeple biz, bir yandan Filistinli kardeşlerimizin yanında yer alarak, hepimizin adına en zor şartlarda sürdürdükleri onurlu direnişlerine (cihadlarına) destek vermeliyiz, diğer yandan da, aslında ümmetin de Kudüs’ün de kurtuluşuna vesile olacak Kur’an nesli projesiyle ümmeti vahiyle yeniden inşa etme hedefimize kilitlenmeliyiz. Geleneksel ve modern cahiliyenin etrafımıza ördüğü surları yıkarak, tüm cahili kuşatmaları aşarak, halkımızı / ümmetimizi zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa sıçratacak tevhidi mücadeleye adanmalıyız. Allah’ı hakkıyla takdir eden, Kur’an’ı hakkıyla okuyan, Allah’tan hakkıyla korkup takvayı hakkıyla kuşanan ve Allah yolunda hakkıyla cihada adanan, “Kur’an’la büyük cihad”ı hiç terk etmeyen onurlu bir mücadeleyi sürekli kılmalıyız. Böylece, başka yollarda dünyevi çıkarları hedeflemek ve hesabını mutlaka vereceğimiz ömrümüzü bâtıl alanlarda harcamak yerine, vahyin şahitliğini yapıp, Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanarak her şeyimizi Allah yolunda harcamalı, örnek ve tavizsiz bir mücadeleyle, sahih bir din anlayışını ve tevhidi bir mücadele yöntemini sahih bir gelenek olarak gelecek nesillere bırakmanın bilinci içinde davranmalı ve sadece Allah’ın rızasını hedeflemeliyiz.

Müslümanlar olarak bizlerin bugünkü büyük sorumluluğumuz; bir yandan ümmetimizi vahyin aydınlığında izzetli geleceğe taşıyacak tevhid yolunun taşlarını sabır ve azimle döşerken, diğer yandan da bu davanın topyekun ümmetin davası olduğu bilinciyle, hepimizin ortak davasını zayıf bırakılmış cılız omuzlarında onurla ve büyük fedakarlıklarla taşımaya çalışan Filistinli kardeşlerimizin yanında yer almaktır. Yani bir yandan vahiyle ümmeti yeniden inşaya daha fazla yoğunlaşmalıyız. Diğer yandan Filistin'de asimetrik kelimesinin bile izahta aciz kaldığı imkansızlıklar içinde hepimizin onurunu savunmaya çalışan ve yüzlercesi şehadete koşarak onurlu bir direniş gerçekleştiren kardeşlerimize maddi, manevi destek ve yardım gayreti içinde olmalıyız. Allah (c) onlardan razı olsun ve onların yardımcıları olsun, bizleri de bu fedakar kardeşlerimizin yardımcıları kılsın inşallah. Bunun için, başta dua olmak üzere, çok boyutlu maddi ve manevi yardım ve desteklerde bulunmamız gerektiğini idrak edip, gereğini büyük bir sorumlulukla ve ibadet bilinciyle yerine getirmek üzere sürekli bir seferberlik halinde olmalıyız.

adv
Henüz yorum yapılmamış. Yorum yapmak için tıklayın
lütfen bekleyiniz
Yorumunuz:
Twitter
ANKET
Toplam 0 oylama
Oy Ver

Son Haberler Bölümler